Kur'an / Fazlurrahman |
Kur’an Nedir?
Kur’an sayıca 114 bölüm veya sureye ayrılır. Sureler arasında uzunluk bakımından bir eşitlik yoktur. İlk Mekki sureler en kısa olanlarıdır; zamanla giderek uzunluk kazanırlar. İlk surelerdeki ayetler, son derecede derin ve güçlü bir “psikolojik etki” ile yüklüdür; kısa fakat şiddetli bir volkan fışkırmasını andırır. Bir ses, hayatın ta derinliklerinden haykırır ve şuur seviyesine çıkıp açık ifadesini bulmak için Hz. Peygamberin zihni üzerinde güçlü bir etki yapar. Bu ton özellikle Medine devrinde, iyice örgütlenme ve yeni doğan cemaat devletinin yönetimi için gerekli hukuki muhteva arttıkça, gitgide daha akıcı ve kolay bir üsluba bürünür. Bu, kesinlikle sesin yatıştığı, hatta keskin niteliğini değiştirdiği anlamına gelmez: Bir Medeni ayette şöyle buyrulur: “Eğer biz Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün” (Haşr, lix, 21). Sadece görevin kendisi değişmiştir. Kur’an tamamıyla ahlaki ve dini uyarının güçlü ifadesini terk ederek, gerçek sosyal düzeni kurmaya yönelmiştir.
Kur’an’ın kendisi ve dolayısıyla Müslümanlar için Kur’an, Allah’ın kelamı’dır. Hz. Muhammed de, kendisinin vahyi Allah’tan, bütünüyle Başka varlıktan aldığı sarsılmaz inancı içerisindeydi (biraz sonra bu bütünüyle Başka varlıktan ne anlaşıldığını daha kesin bir şekilde ortaya koymağa çalışacağız.) İşte bu sebeple o, bu bilincin sonucu olarak, Yahudi ve Hıristiyanların Hz. İbrahim ve diğer peygamberler hakkında ileri sürdükleri en esaslı tarihi iddialardan bazılarını reddetmiştir. Bu “Başka” varlık şu veya bu şekilde mutlak bir yetki ile Kuran’ı “imlâ” ettirmiştir. Hayatın derinliklerinden gelen bu ses, açıkça, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde emredercesine konuşmuştur. “Okuma” anlamına gelen Kur’an kelimesi açıkça bu hususa işaret etmekle kalmamakta, bizzat Kur’an’ın metni de birkaç yerde onun sadece anlam ve fikir olarak değil, sözlü olarak vahyedildiğini belirtmektedir. Kur’an’da “ilahi bildirinin” karşılığı olarak, “ilham”a oldukça yakın bir anlamı bulunan “vahiy” kelimesi kullanılmıştır. Ancak “ilham” sözünün zorunlu olarak şifahiliği dışarıda bıraktığı düşünülmemelidir (şüphesiz “Kelam”dan biz “ses”i anlamıyoruz.) Kur’an diyor ki: “Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle (seslerden meydana gelen kelimelerle değil, fikrin meydana getirdiği kelimelerle) veya perde arkasından konuşur, yahut elçi (bir melek) gönderir ve bu melek vahiyle konuşur... İşte sana da bizim emrimizden bir ruhla vahyettik...” (Şûrâ,XLII, 51-52).
Bununla birlikte, İslamın ikinci ve üçüncü yüzyılları sırasında Vahy’in mahiyeti hakkında kısmen Hristiyan akideden etkilenen ciddi fikir ayrılıkları ve tartışmalar Müslümanlar arasında ortaya çıkınca, o sırada kesin muhtevasını oluşturmak gibi nazik bir merhalede bulunan doğuş halindeki sünni İslam, vahyin ‘başkalığını’, objektifliğini ve sözlü niteliğini korumak için, onun dış hakikati üzerine ağırlık vermiştir. Bizzat Kur’an vahyin “başkalığını”, objektifliğini ve sözlü niteliğini kesinlikle belirtmiş, fakat yine aynı kesinlikle onun Hz. Peygamberin karşısında bir hakikati bulunduğunu reddetmiştir. Kur’an şöyle buyuruyor: “Uyaranlardan olman için Rûh el-Emîn onu senin kalbine indirmiştir” (Şuarâ, XXVI, 194). Ve yine buyuruyor ki: “De ki: Cebrail’e düşman olan kimseyi (bırakın), çünkü Kur’an’ı senin kalbine indiren odur” (Bakara, II, 97). Fakat Sünnilik (hatta bütün Ortaçağ İslam düşüncesi), akideyi oluştururken, bir yandan vahyin başkalığı ve sözlü niteliğini, öte yandan vahyin Hz. Peygamberin yaptıkları ve dini kişiliğiyle yakın ilişkisini birleştirecek gerekli fikri araçlardan yoksundu. Başka bir deyişle Sünnilik, “Kur’an hem tamamıyla Allah Kelamı’dır, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır” diyecek fikri yeterlikte değildi. Kur’an açık bir şekilde her iki hususu da kabul etmektedir, çünkü vahyin Hz. Peygamberin “kalbi”ne geldiği üzerinde ısrar ettiğine göre, vahiy nasıl onun dışında olabilir? Şüphesiz bu, muhakkak surette Hz. Peygamberin, hadislerde görüldüğü gibi, aynı zamanda dışa aksettirilmiş bir şahsı algılamadığını da göstermez. Ancak şurası dikkate değer ki, bizzat Kur’an bu hususta herhangi bir şahıstan söz etmemektedir: Sadece bazı özel tecrübelerle (genel olarak Hz. Peygamberin Miracı ile ilgili bazı özel tecrübelerle) ilgili olarak Kur’an, Hz. Peygamberin “en uzak uçta” veya “ufukta” bir şahsı veya bir ruhu, yahut ta bir başka nesneyi gördüğünden söz etmektedir. Ancak son bölümün I. Kesiminde işaret ettiğimiz gibi, burada da bu tecrübe manevi bir tecrübe olarak nitelendirilmektedir. Fakat Sünnilik, Hz. Peygamberden kısmen amaca uygun bir şekilde yorumlanarak, kısmen uydurularak rivayet edilen hadisler ve büyük ölçüde bu hadislere dayanan Kelam ilmi vasıtasıyla, Hz. Peygambere indirilen Vahyi kulak vasıtasıyla işitilen, onun dışında olan bir şey haline getirdi ve “kalbe gelen” melek ya da ruhu tamamıyla dışarıda bulunan bir aracı olarak gördüler. Bugün batılıların Hz. Peygambere indirilen vahiy hakkında çizdikleri tablo, sıradan Müslümanların inancında olduğu gibi, Kur’an’dan ziyade geniş ölçüde bu sünni anlayışa dayanmaktadır.
Bu eser, Kur’an’a dayanan bir vahiy nazariyesini ele alıp ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz bir eser değildir. Ancak İslam tarihiyle ilgili gerçekleri ele alacaksak, Kur’an’ın kendisi hakkındaki gerçek ifadeleri, bir ölçüde incelemeyi gerektirir. Aşağıda ana hatlarıyla verilmiş kısa malumatta hem tarihi, hem de îslami taleplere hakkını verecek bir teşebbüste bulunulmuştur. Bir önceki bölümde Kur’an’ın temel hareket noktasının ahlakî olduğunu ve buradan onun sosyal adaleti olduğu kadar tektanrıcılığı da vurguladığının ortaya çıktığını açıkça ifade etmiştik. Ahlak Kanunu değişmez: O, Allah’ın “emri”dir, insan Ahlak Kanununu ne meydana getirebilir ne de ortadan kaldırabilir. O, bu kanuna boyun eğmek zorundadır, bu boyun eğme hususuna, islam ve onun hayattaki uygulamasına da ibadet veya “Allah’a kulluk” adı verilir. Kur’an’ın Ahlak Kanunu üzerine son derece büyük ağırlık vermesi dolayısıyladır ki, Kur’an’ın Allah’ı, çoğu kişiye öncelikle Adalet Allah’ı gibi görünmüştür. Fakat Ahlak Kanunu ve manevi değerlerin, uygulanmak için, bilinmeleri gerekir. Bu durumda insanlar, hiç kuşkusuz, anlayış ve kavrayış güçleri bakımından, büyük ölçüde farklılık arzederler. Ayrıca, ahlaki ve dini kavrayış ta tamamıyla aklî kavrayıştan büyük ölçüde ayrılır, çünkü birinci tür kavrayışın kendi öz niteliği, “kavrayışla birlikte olağanüstü bir ağırbaşlılık duygusu getirmesi ve konuyu önemli ölçüde şekil değiştirmiş olarak bırakması”dır. Öyleyse kavrayışın, aynı zamanda ahlaki kavrayışın dereceleri vardır. Farklılık sadece farklı bireyler arasında olmayıp, belli bir bireyin deruni (iç) hayatı da bu açıdan farklı zamanlarda değişiklikler gösterir. Biz burada farklılığın en açık olduğu özgün ahlaki ve fikri gelişme ve evrimden söz etmiyoruz. Ancak ortalama fikri ve ahlaki niteliği ve durumu, bir anlamda, sabit olan iyi ve olgun bir insanda bile bu değişmeler ortaya çıkmaktadır.
Buna göre, Hz. Peygamber bir insandır; onun ortalama genel karakteri, onun fiili davranışının bütünü, genel olarak insanlarınkilerden çok daha üstündür. O, başlangıçtainsanları ve onların ideallerinden çoğunu tahammülle karşılamayan bir kişidir; tarihi yeniden yaratmak ister. Böylece İslam Sünniliği, mantıken doğru olan şu sonucu çıkarmıştır: Peygamberlerin günahlardan azade olarak görülmeleri gerekir (ismet öğretisi), işte Hz. Muhammed böyle bir kimse idi; hatta gerçekte, tarihin tanıdığı bu türden tek insandı. Bu nedenledir ki, onun bütün davranışı Müslümanlarca sünnet, başka deyişle, “mükemmel örnek” sayılmıştır. Fakat, bütün bunlarla birlikte, onun, bilindiği gibi, kendi kendini aştığı, ahlak anlayışının son derecede keskin ve canlı olduğu ve böylece bilincinin (şuurunun) ahlak kanunuyla aynılaştığı anlar bulunmaktaydı. “İşte sana da emrimizden bir ruhla vahyettik: Sen Kitap nedir, önceleri bilmezdin. Fakat biz onu bir nur (aydınlık) kıldık” (Şûra, XLII, 52). Ancak, ahlak kanunu ve dini değerler Allah’ın emridir; onlar Allah’la tamamen aynı olmasalar da, O’ndan bir parçadır. Dolayısıyla Kur’an tamamıyla ilahidir. Ayrıca, olağan bilinç söz konusu olduğu zaman bile fikir ve duyguların onda rastgele dolaşması ve mekanik bir şekilde kelimelere bürünebileceği hususu hatalı bir düşüncedir. Aslında duygular, fikirler ve kelimeler arasında uzvi bir münasebet mevcuttur. Vahiyde, hatta şairin ilhamında, bu ilişki o derece tamdır ki, duygu-fikir-kelime kendine özgü bir canlılığı olan karmaşık bir bütündür. Hz. Muhammed’in ahlaki sezgiye dayalı kavrayışı en yüksek noktasına ulaşıp, bizzat ahlak kanunu ile aynılaşınca, (gerçekten de bu gibi anlarda onun zaman zaman takındığı tavır, bir önceki bölümün ikinci kesiminde gösterildiği ve Kur’an ayetlerinde de açıkça görüldüğü üzere, Kur’an’ın eleştirisine uğramıştır) Kelam bizzat vahiyle birlikte verilmiştir. O halde Kur’an salt İlahi Kelam’dır, fakat aynı ölçüde Hz. Muhammed’in iç kişiliği ile de yakından münasebettedir. Ancak Hz. Muhammed’in Kur’an’la olan ilişkisi, bir kayıtta olduğu gibi mekanik bir şekilde kavranamaz. İlahi Kelam Hz. Peygamberin kalbinden süzülerek dışarı akmıştır.
Bununla birlikte, eğer Hz. Muhammed, vahiy aldığı anlarda, ahlak kanunu ile kendisini bir hissettiyse, onun mutlaka Allah’la, hatta O’nun bir parçasıyla aynılaşmış olduğunu düşünmek gerekmez. Kur’an böyle bir şeyi kesinlikle yasaklamakta, Hz. Muhammed de ısrarla bundan kaçınmaktadır. Öte yandan Müslüman adına layık herkes, şirki en büyük günah olarak kötülemektedir. Bunun sebebi, hiç kimsenin “Ben Ahlak Kanunuyum” diyememesidir. İnsanın ödevi bu kanunu dikkatle ifadelendirmek ve bütün fiziki, zihni ve ruhi yetileriyle ona bağlanmaktır. Bundan başka, İslam “falan falan şey ilahidir” cümlesine herhangi bir anlam vermek hususunda hiçbir yol tanımamaktadır.
Kur’an’ın Öğretisi
Yukarıda Kur’an’ın temel hamlesinin ahlaki olduğunu tekrar tekrar vurguladık ve Kur’an’da bu ahlaki hamleyi hemen izleyen sosyal ve ekonomik adalet kavramlarına işaret ettik. Bu husus, insan ve onun geleceği söz konusu olunca, kesinlikle doğrudur. Kur’an kendi dünya görüşünü giderek daha tam bir şekilde ortaya koydukça insanları amaçlayan ahlak düzeni, sadece yüce bir dini duyarlıkla yüklü olmayıp, aynı zamanda hayranlık uyandırıcı bir tutarlılık ve devamlılık gösteren tam bir evren düzeni tablosu içinde ilahi ilginin ana noktası olmaya başlar. Kainatın mutlak yapıcısı olan bir Allah kavramı geliştirilmiş; bu gelişme içerisinde yaratıcılık, düzen ve rahmet sıfatları sırf birbirine iliştirilmek ve eklenmekle kalmamış, bütünüyle içice girmiştir. “Yaratma”, “tedbir” (düzen) veya “emr” O’na aittir (A’râf, VII, 54)., “Benim rahmetim her şeyi kaplamıştır” (A’raf, VII, 156). Nitekim “Rahman”, Kur’an’da Allah’tan sonra O’nun özel ismi olarak çok sık bir şekilde kullanılan tek sıfat isimdir. Şüphesiz, son araştırmaların da ortaya çıkardığı üzere, Rahman’ın İslam’dan önce Güney Arabistan’da “ilah” karşılığı olarak kullanıldığı doğrudur, fakat bu ismin güneyden nakledilmiş olması bizim görüş açımızdan açıkça imkansızdır. Şu an için insanı, onun ruhi-ahlaki yapısını bir tarafa bırakıp, kainatın geri kalan kısmını ele alırsak, bu üç üstün sıfatın yorumu şöyledir: Allah her şeyi yaratır; bu yaratma fiilinin bizzat kendisinde düzen ya da ‘emr’, nesnelere iyice yerleşmiştir: böylece bu nesneler aralarında tutarlılık kazanır ve bir kalıba girerler; emredildikleri yoldan ‘sapmak’ yerine, bir kosmos (düzen)’a intikal ederler; nihayet bütün bunlar sırf Allah’ın rahmetinden başka bir şey değildir, zira varlık en nihayet herhangi bir şeyin mutlak kazancı değildir; varlığın yerinde sırf, boş bir yokluğun bulunması da aynı ölçüde mümkündür.
Aslında Kur’an’ın bir bütün olarak okuyucu üzerinde bıraktığı en şiddetli izlenim, Hristiyanların genellikle ortaya koydukları gibi, ne gözetleyen, asık suratlı ve cezalandıran bir Allah ne de İslam hukukçularının sandıkları gibi, bir baş yargıç şeklinde olmayıp, evrendeki düzenin yaratıcısı olan birleştirici ve amaçlı bir irade şeklindedir: Kudret veya celal, gözetleyicilik (inayet) veya adalet ve hikmet gibi Kur’an’da kesin bir ısrarla Allah’a isnat edilen sıfatlar, gerçekte, evrenin yaratıcı bir düzen içinde bulunmasından doğrudan doğruya yapılan bir takım sonuçlamalardır. Kur’an’da yer alan bütün terimlerden, evrenin ilahi mahiyeti hakkında en temelli, kapsamlı ve de açıklayıcı olanı, yukarıda “düzen”, “düzen içinde olma” veya “buyruk” şeklinde tercüme ettiğimiz ‘emr’ terimidir. Yaratılmış olan her şeye, yaratılmış olduğundan ötürü, onun kendi emri nakledilir; bu emr, onun kendisine ait olan, fakat aynı zamanda onun bir sistem içinde bütünleşmesini de sağlayan bir kanundur. Bu emrin, yani Allah’ın düzeni ya da buyruğunun sonu yoktur. Emr’in, insan dahil, her şeye nakledilmesini göstermek için kullanılan terim ise vahiy’dir. Biz bu kelimeyi bir önceki kesimde “inspiration” (ilham, vahiy) şeklinde tercüme ettik. Cansız nesnelerle ilgili olarak, bu kelimenin, ‘yerleşme, kökleşme’ şeklinde çevirilmesi gerekir. Bunun sebebi ise. özel bir durum arz eden insanla ilgili olarak, onun sadece yukarıdan gönderilen emr olmayıp, Kur’an’ın da sık sık belirttiği gibi bir “emirden rûh” olmasıdır.
İnsan (hatta muhtemelen kainatın görünmeyen düzeni, insanla aynı durumda olan, fakat ateşe benzer bir cevherden (tözden) yaratıldığı söylenen, genel olarak kötülüğe daha yatkın ve şeytanın da kendisinden çıktığı kabul edilen insanın bir çeşit benzeri, cin) ile ilgili olarak ta, hem emrin mahiyeti hem de muhtevası bir başka şekle bürünmüştür, çünkü emr burada gerçekten ahlaki buyruk halini alır: O, fiilen bir düzen olmayıp, bir düzensizliktir ve orada bir düzenin tesisi gerekir. Fiili alanda ahlaki bozukluk, tedavisi gereken kökleşmiş bir ahlaki gerçeğin sonucudur ve bu konuda Allah’la insanın işbirliği içinde olması gerekir. Bu ahlakî gerçek şeytanın insanla aynı anda yaratılmış olması ve onu sürekli olarak aldatmasıdır.
Kur’an, insanın, ahlaki mücadeleye yol açan karakterindeki ahlakî ikiliği (dualism) ve sadece insanın sahip olduğu güçleri, çarpıcı bir etkinlikte olan iki kıssa ile tasvir etmektedir. Bu kıssalardan birine göre, Allah, halifesi olarak insanı yaratmaya niyet edince, melekler, kendilerinin ilahi iradeye mutlak itaatkar oldukları halde, insanın kötülüğe yatkın olacağını, yeryüzünü bozup kan dökeceğini söyleyerek Allah’a karşı çıkmışlar; bunun üzerine Allah şu cevabı vermiştir: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” (Bakara, II, 30). Diğer kıssa ise bize şunları anlatmaktadır: Allah “Emaneti” (sorumluluğu) göklere ve yeryüzüne teklif edince, bütün kainat bunu kabule yanaşmadı, ancak insan bu sorumluluğu yüklenmeyi üzerine aldı. Kur’an, insanın bu davranışına, tatlı bir eleştiri ile şunları ilave eder: “İnsanoğlu pek zalim ve çok cahildir” (Ahzâb, XXXIII, 72). Beşeri durumun, insanın zayıflığının ve kararsız tabiatının daha derin ve daha etkin bir anlatımı hemen hemen yok gibidir; ancak onun doğuştan gelen cesareti ve “mevcut olandan ideal olana yükselme” iradesi, eşsizliğini ve büyüklüğünü meydana getirir. Şeytanla ilgili bu gerçek, insan açısından tamamıyla yeni bir boyut yaratır. Allah “ona (insan nefsine) iyilik ve kötülüğü kavrama yeteneğini yerleştirmiştir” (Şems, XCI, 8); fakat şeytanın aldatması o denli kurnazca ve güçlüdür ki, normal olarak insanlar, Allah’ın insan kalbine yerleştirdiği bu ezeli yazgıyı uygun bir şekilde çözmek hususunda bile yetersiz kalırlar; onu çözebilen bir kısım kimseler ise onun tarafından yeterince güçlü bir şekilde harekete geçirilememiş ve zorlanmamışlardır. Bu tür buhran anlarında Allah bir beşeri bulur ve seçer; ona “Kendisiyle birlikte” bulunan “Rûh el-Emr”i, meleği gönderir. O’nunla birlikte bulunan Emr, tasdik ve reddettiği hususlarda öylesine emin, öylesine kesindir ki, bu durumuyla o, gerçekten de, ‘Levh-i Mahfûz’da yazılı ‘Gizli Kitap’, (bütün) Kitapların Anası’dır (Vakıa. LVI, 78; Burûc. LXXXV, 21-22; Ra’d. XIII, 39). İnsanlığa gönderilen bu önemli bildirilerle yüklü insanlar peygamberlerdir. Hz. Muhammed’e gönderilen Kur’an, Emr’i vahyeden Kitap’tır: Hz. Muhammed son peygamber; Kur’an ise bu şekilde vahyedilen son kitaptır.
Bu nedenle bu destekleyici bildiri ile Kur’an, başından sonuna kadar, insanın yaratıcı faaliyeti için gerekli olan bütün ahlaki gerilimleri vurgulamak isteyen bir belge olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim temelde Kur’an’ın ilgili merkezi insan ve insanın ıslahıdır. Bunun için gerekli olan, insanların, kendilerinde bizzat Allah’ın yarattığı bazı gerilimler çerçevesinde faaliyet göstermeleridir. En önemlisi, insan “gönlünün istediği” şekilde ahlak kanununu tesis ve iptal edebileceği vahim sonucuna, bu kanunun kendisi için orada bulunduğu açık gerçeğinden bir anda intikal edemez. Dolayısıyla Allah’ın mutlak yüceliği ve üstünlüğü en göze çarpar bir şekilde Kur’an tarafından vurgulanmıştır. Öte yandan tüm yaratıklar arasında insana en geniş imkanlar verilmiş ve bütün yaratıkların korkuyla üzerlerine almaktan kaçındıkları “Emanet” ona tevdi edilmiştir. Yine adalet fikri de doğrudan doğruya ahlak kanununun üstünlüğü fikrinden doğmuş ve bu fikir de Kur’an tarafından aynı ölçüde vurgulanmıştır. Fakat Kur’an yine aynı ısrarla Allah’ın rahmetinden umut kesmeyi, çaresizliği kötülemiş ve bu gibi durumların büyük bir küfür olduğunu belirtmiştir. Aynı şey, insanın kudret ve zaafı, bilgi ve bilgisizliği, tahammül göstermesi ve karşılık vermesi vb. gibi hususlar dahil olmak üzere bütün ahlaki gerilimler alanıyla ilgili olarak da doğrudur. İnsanın imkanları son derecede geniş olduğu gibi, kendi başarısızlığının bir sonucu olarak mutlak surette çekeceği cezalar da son derecede fazladır.
Bu tablonun sonucu olarak “bir Allah’a inanmak”, Kur’an’dan elde edilen İslâm inanç sisteminin zirvesinde yer alır. Bu inançtan Allah’ın tebliğini insana nakleden meleklere (ervah el-emr), ilahi vahyin beşeri alıcıları olan peygamberlere (peygamberler dizisinin sonunda Hz. Muhammed yer alır), peygamberlerin bildirdiklerinin, ‘Kitab’ın doğruluğuna ve Hesap Günü’ne inancın doğduğu kabul edilir.
Kur’an ibadet üzerinde ısrarla durur, çünkü ibadet kötülükten alıkoyar ve özellikle ‘sabırla’ birleştiğinde insanın güçlükleri fethetmesine yardımcı olur. Beş vakit namazın hepsinden Kur’an’da söz edilmemiş olmakla beraber, bunun Hz. Peygamberin daha sonraki tatbikatını yansıttığı kabul edilmelidir, çünkü bizzat Müslümanların Kur’an’da sözü edilen üç vakit namaza sonradan iki yenisini ilave ettikleri görüşünü tarihi açıdan desteklemek imkansız görünmektedir. Bizzat Kur’an’da iki vakit namazdan, sabah ve akşam namazlarından söz edilmiştir. Daha sonra Medine’de öğle namazı bunlara eklenmiştir. Fakat öyle görünüyor ki, Hz. Peygamberin hayatının son yıllarında “güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar” (İsrâ, XVII, 78) olan namaz ikiye ayrılmış ve yine öğle namazı da aynı şekilde ikiye ayrılarak beş sayısına ulaşılmıştır.
Bununla birlikte namaz vakitlerinin aslında üç olduğu hususu Hz. Peygamberin, hiçbir sebep olmaksızın, bu dört vakit namazı iki vakit namaz şeklinde birleştirdiğinin rivayet edilmesinden de anlaşılmaktadır. Namazların sayısının başka hiçbir seçeneğe yer bırakmaksızın değişmez bir şekilde beş olarak saptanması Hz. Peygamberden sonraki devirde olmuş ve namaz sayısının aslında üç olduğu hususu, namazların sayısının beş olduğu fikrini desteklemek için ortaya atılan Hadis dalgası altında kaybolmuştur.
Tanyerinin ağarmasından gün batımına kadar oldukça zahmetli bir iş olarak yemek ve içmekten tamamen kesilmek şeklinde uygulanan bir aylık oruç, Kur’an’da emredilmiştir (Bakara, II, 183 vd.). Hasta olanlar (veya güçlüklerle karşı karşıya kalanlar), seyahatte olanlar, orucu daha uygun bir zamana erteleyebilirler. Kur’an’ın ilk olarak Ramazan ayında vahyedildiğine inanılmaktadır.
Küçük İslam cemaati Mekke’de bulunduğu sırada, sadaka, çok sık olarak vurgulandığı halde, Cemaatin daha fakir kesiminin refahı için ihtiyarı olarak verilen bir yardım olarak kalmıştır. Medine’de ise zekat ya da refah vergisi Cemaatin refahı için haklı olarak vazedilmiş ve zekat toplayıcıları tayin edilmiştir. Kur’an’ın bu hususa verdiği ağırlık o kadar kuvvetlidir ki, namazdan bile zekatla birlikte olmadan nadiren söz edilmiştir. Yine ilk olarak Mekke’de ahlaki kötülüğü üzerinde durulan ribâ yasağı, ribânın borcu ana paraya nazaran birkaç kat arttırması ve adil bir ticarete aykırı düşmesi nedeniyle, bir dizi hüküm içinde ifadesini bulmuştur. Bunlardan biri Allah’ın ve Peygamberinin ribayı uygulayanlara karşı savaş uyarışıdır.
‘Mali gücü yerinde olanların’, yani sadece Mekke’ye gidiş-dönüş yapabilecek kadar parası olanların değil, aynı zamanda yokluklarında ailelerinin geçimlerini de sağlamış olanların hayatlarında bir kez Mekke’ye haccetmeleri farz kılınmıştır. Hac müessesesi İslam kardeşliğini ve farklı ırk ve kültürlerden olan Müslümanlar arasında İslami duyguları geliştirmenin son derecede güçlü bir vasıtası olmuştur.
Kur’an, inananları cihada davet eder. Cihad ‘malını ve kendi nefsini Allah yolunda’ terketmek demektir; bundan amaç ise ‘namaz kılmak, zekat vermek, iyiyi emredip kötü olanı yasaklamaktır’. Başka bir deyişle, İslami bir sosyal ve ahlaki düzen tesis etmektir. Müslümanlar Mekke’de küçük ve mazlum bir azınlık iken, İslami hareketin müspet ve teşkilatlı bir hamlesi olarak cihadın düşünülmesi imkansızdı. Medine’de ise durum değişmiştir; dolayısıyla muhtemelen namaz ve zekat dışında cihattan daha fazla vurgulanan herhangi bir şey yok gibidir. Sonraki fıkıh mezhepleri arasında cihadın ‘imanın esaslarından’ biri olduğunu ileri sürenler yalnızca mutaassıp Hariciler’dir. Diğer mezhepler ise cihadın önemini azaltmışlardır; bunun açık nedeni, o sırada İslam’ın genişlemesinin, Cemaatin iman bakımından iç tesanütüne oranla çok daha süratle vuku bulmuş olmasıdır. Her canlı ve genişleme eğiliminde olan ideolojinin, bir yerde kendi kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Eğer varsa, diğer sistemlerle birlikte yaşama şartlarım nelerdir?” “Doğrudan doğruya genişleme yollarını ne ölçüde kullanabilirim?” Çağımızda Rus ve Çin komünizmi aynı sorunlar ve seçeneklerle karşı karşıyadır. Tarihi nedenlerle en kabul edilmez olanı ise ilk İslam cemaatinin cihadının tamamıyla savunma tarzında olduğunu izaha çalışmış olan modern Müslüman yazarların tuttukları yoldur.
Kur’an’da Yasama
Kur’an, her şeyden önce, bir dini ve ahlaki ilke ve uyanlar kitabıdır; hukuki bir belge değildir. Bununla birlikte Medine’de bir cemaat devleti kurma işlemi sırasında vazedilen bazı önemli hukuki sözleri de ihtiva etmektedir. Ekonomik hükümlerden bazılarına önceki kesimde dikkati çekmiştik. Alkol kullanma yasağı Kur’an’ın yasama metoduyla ilgili olarak ilginç bir örnek ortaya koyar ve bizzat yasamanın tabiatı ve işlevi bakımından Kur’an’ın takındığı tutumu aydınlatır. Görünüşe göre, alkol kullanmaya ilk yıllarda hiçbir kayıt konmaksızın izin verilmişti. Sonra alkolün etkisi altında iken namaz kılmak yasaklandı. Daha sonra ise Kur’an’da şöyle denmektedir: “Sana içki ve kumarı sorarlar, de ki: ikisinde insanlara hem büyük zarar, hem de yararlar vardır, fakat zararı yararından daha1 büyüktür” (Bakara, II, 219). Sonunda ise, içki ve kumar “(onlar) şeytan işidir... şeytan aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister” (Mâide, V, 90-91) hükmüne dayanılarak yasaklanmıştır. Bu husus, sorunların, ortaya çıktıkça, hukuk açısından yavaş ve tecrübi bir şekilde ele alındığını göstermektedir.
Ancak Kur’an’ın en önemli hukuki hükümler ve genel ıslahata yönelik beyanları kadınlar ve kölelik konusunda olmuştur. Kur’an kadının durumunu bir kaç yönde büyük ölçüde düzeltmiştir. Fakat bunlardan en temelli olanı, kadına tam bir kişilik sağlanmış olmasıdır. Karı-kocanın birbirlerinin ‘elbiseleri’ olduğu belirtilmiştir: Erkeğin karısı üzerindeki haklan, kadına aynen tanınmıştır; ancak erkek, ailenin geçimini sağladığı için, daha üstün bir durumdadır. Sayısız kadınla evlenme kesin bir şekilde kurala bağlanmış ve kanların sayısı dörtle sınırlandırılmıştır, ancak buna kocanın, karıları arasında adaleti sağlayamayacağı korkusu içinde ise, sadece bir tek kadınla evlenmesi gerektiği şartı getirilmiştir. Bütün bunlara “adil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında adaleti hiçbir zaman sağlayamazsınız” (Nisa, III, 129) şeklindeki genel ifade2 eklenmiştir. Bu beyanların genel mantıkî sonucu, normal şartlar altında çok kadınla evlenmenin yasaklanmasıdır. Buna rağmen daha önceden mevcut olan bir müessese olarak çok kadınla evlilik hukuki sahada kabul edilmiş; ancak zamanla sosyal şartlar daha uygun bir hale geldiğinde tek kadınla evliliğin tesis edilebilmesi için açık yol gösterici istikametler gösterilmiştir. Bunun nedeni de etkin olmak amacındaki hiçbir ıslahatçının gerçek durumu görmezlikten gelemeyeceği ve sırf hayali bir takım buyruklar vazedemeyeceğidir. Bununla birlikte sonraki Müslümanlar Kur’an’ın ortaya koyduğu bu yol gösterici istikametleri gözetmemiş ve gerçekte onun amaçlarına ket vurmuşlardır.
Kur’an’ın kölelik müessesesini ele alışı, aile müessesesini ele alışı ile paralellik göstermektedir. Bir ilk çözüm olarak Kur’an, hukuki sahada kölelik müessesesini kabul etmektedir. Başka seçenek de mümkün değildir, çünkü kölelik toplumun bünyesinde iyice kökleşmişti. Onun bir gecede tamamıyla ortadan kaldırılması, çözümü mutlak surette imkansız olan birtakım sorunların doğmasına yol açmış olurdu. Sadece bir hayalci böylesine hayali bir ifadede bulunabilir. Fakat aynı zamanda köleleri azad etmek ve köleliğin ortadan kalkmasını sağlayacak bir ortamı yaratmak için her türlü hukuki ve ahlaki çaba gösterilmiştir. ‘Köle azad etmek’ (fekk rakabe. boynu kurtarmak) bir erdem olarak sadece övülmekle kalmamış; fakiri ve yetimleri doyurmakla birlikte, köle azad etmenin, insanın geçmesi son derecede lüzumlu bir ‘sarp yol’ olduğu da belirtilmiştir (Beled, XC, 10-16). Nitekim Kur’an Müslümanlara; eğer bir köle, kendi durumuna göre saptanacak bir meblağı taksitle ödemek suretiyle kendi hürriyetini kazanmak isterse, sahibinin böyle bir akde izin vermek zorunda olduğunu, onu reddedemeyeceğini kesinlikle belirtmiştir: “Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek isteyenlerin, onlarda bir iyilik görürseniz, bedel vermelerini kabul edin. Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin. Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları buna zorlarsa, bilsin ki, Allah hiç şüphesiz onu değil, zorlanan kadınları bağışlar ve merhamet eder”3 (Nûr, XXIV, 33) Burada da biz yine Kur’an’ın takındığı tutumla ilgili açık mantığın tarihin gerçek seyri içinde Müslümanlarca göz önüne alınmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Kur’an’ın, “eğer onlarda bir iyilik görürseniz” şeklindeki sözleri, doğru bir şekilde anlaşıldığı takdirde, sadece şu anlama gelir: Eğer bir köle geçimini temin etme gücünden yoksunsa, azad edilse bile, onun kendi ayakları üstünde durması beklenemez; dolayısıyla onun hiç değilse efendisinin himayesine sığınması daha iyi olabilir.
Böylece bu örnekler de büyük bir açıklıkla gösteriyor ki, Kur’an’daki yasama ruhu, hürriyet ve sorumluluk gibi esaslı beşeri değerlerin her zaman yeni bir yasama biçimine bürünmesi şeklinde açık bir yön çizdiğini sergilediği halde, Kur’an’daki fiili yasama o sırada mevcut olan toplumu, başvurulacak bir örnek olarak kısmen kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu açıkça demektir ki, Kur’an’daki fiili yasamanın, bizzat Kur’an tarafından lafzi anlamda ezeli olduğu kastedilmiş olamaz. Bu hususun, Kur’an’ın öncesizliği (kıdemi) görüşüyle veya buna bağlı olan Kur’an’ın sözlü vahyi görüşüyle hiçbir ilgisi yoktur. Bununla birlikte, islam hukukçuları ve kelamcılar çok geçmeden meseleyi karıştırmaya başlamışlar ve Kur’an’ın tamamıyla hukuki olan emirlerinin şartları, yapısı ve iç hayatiyeti ne olursa olsun, herhangi bir topluma uygulanacağını sanmışlardır. Zamanla İslam hukukçularının kelimelerin lafzına giderek daha fazla bağlandıklarının açık bir delili, II/VIII. yüzyıl sıralarında bir ara İslam hukuk doktrininin, açık nassla ondan çıkarılabilecek sonuç arasında son derecede kesin bir ayırım yapmaya başlamasıyla kendini göstermektedir. Pek erken bir devirde Müslümanların Kur’an’ı oldukça serbest bir şekilde yorumladıklarına inanmak hususunda bol miktarda delil bulunmaktadır. Fakat I/VII. yüzyıl sırasında ve II/VIII. yüzyıl boyunca (belirgin özellikleri Hadisin doğuşu ve teknik bir usulün, yani kıyas’ın gelişmesi olan) bir hukuki tekamül devrinden sonra, hukukçular kendilerini ve toplumu Kur’an-ı Kerim’in metnine sıkı sıkıya bağlamışlar ve böylece İslam Hukuku ve Kelam’ın muhtevası, lafza bağlı kalmanın ağırlığı altında ezilip gitmiştir.
Yüzyıllar boyunca Müslümanlar farklı açılardan, hatta birbirleriyle çatışan farklı eğilimlerde sayısız Kur’an tefsirleri yazmakla kalmamışlar, Arapça dilbilgisi, ilm el-luga, hadis, Kur’an ayetlerinin iniş sebepleri gibi birtakım yardımcı ilim dalları ile birlikte Tefsir ilmi de (ilm et-tefsîr) geliştirmişlerdir. Nitekim İslam bilginlerinin İslam’da tamamıyla dünyevi olmayan bütün ilimlerin, ortaya çıkışlarını Kur’an’a borçlu olduklarını iddia etmelerinde büyük haklılık payı vardır. Bundan başka Kur’an’ın, Arap edebiyatının ve edebi üslubunun gelişmesine ölçüsüz tesiri olmuş ve bugüne kadar da aynı etkiyi sürdürmüştür. Kur’an’ın sadece muhteva bakımından değil, edebi biçim bakımından da taklit edilemezliği (i’caz) görüşü hemen hemen bütün İslam mezhepleri arasında yaygındır. Bu husus, son derecede büyük bir önem kazanmış ve özellikle bu konuya hasredilmiş çeşitli risalelerde ifadesini bulmuştur. Sünnilik, Kur’an-ı Kerim’in Arapça metni olmaksızın herhangi bir yabancı dile tercüme edilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Bunun, dünya çapında her gün Kur’an’ı namazlarda beş kez Arapça olarak okuyan Müslümanların birliğine katkısı az değildir. Sadece yakın zamanlarda Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde Kur’an tercüme edilmiş ve Arapça metin olmadan Türkçe olarak yayınlanmıştır; bununla birlikte Arapça metin namazlarda okunmaya devam etmiştir. Ancak Türkiye’de bile sırf okumak için Arapça metne yeniden dönülmüştür. Arapça metni anlamak amacıyla çeşitli bölgesel dillerde bu metnin yanında tercümelerinin de bulunmasına izin verilmiştir.
Kur’an Tefsirleri
Hz. Peygamber hayatta iken Kur’an pek çok kimse tarafından ezberlenmiş ve namazlarda okunmuştur. Ayrıca yapraklara, kemiklere, parşömenlere ve elde bulunan benzeri başka malzemeler üzerine de yazıldığı olmuştur. Kur’an’ın tamamı ilk Halife Ebû Bekr tarafından bir araya toplanmıştır. Bununla birlikte herkesçe kabul edilen metin Halife Osman zamanına aittir. Hz. Osman, bu amaçla tayin edilen ve başkanlığını Hz. Peygamberin sadık bendesi Zeyd b. Sâbit’in yaptığı heyetin tavsiyesi üzerine, Kur’an’ın bugünkü tertibinin yapılmasını da sağlamıştır. Bu tertip, kronolojik düzen yerine, bir ölçüde surelerin uzunluğuna dayanmaktadır.
Hz. Peygamberden sonra ilk nesilde, insanların ne şekilde olursa olsun Kur’an’ın tefsirinden kaçındıklarına ve buna karşı çıktıklarına dair bazı tespitler varsa da, bu tutum çok geçmeden bir ölçüde yeni ihtida edenlerin inançları ve eski düşünceleriyle renklenen her türden tefsir kitaplarına yol vermiştir. Muhtemelen bazen gözle görülür bir şekilde Kur’an’ın açık anlamından sapan ve keyfi bir nitelik gösteren bu türlü tefsirler “reye göre yapılan tefsirler” (tefsir bi’r-re’y) olarak şiddetle saldırıya uğramıştır.
Böylece tefsir ilminin gelişimini denetlemek amacıyla bazı bilimsel araçları geliştirmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenle ilk olarak sadece Arap dilini değil, aynı zamanda Hz. Peygamber zamanındaki Arapça deyişleri de bilmenin Kur’an’ı doğru olarak anlamak için gerekli olduğu ilkesi kabul edildi. Bunun sonucu olarak Arap grameri, lügat ilmi ve arap edebiyatı yoğun bir şekilde işlendi. Daha sonra ‘illet el-vahy’ adı verilen, Kur’an ayetlerinin iniş sebepleri, Kelamullah’ın doğru anlamını tespit için lüzumlu bir yardımcı olarak kayda geçirildi. Üçüncü olarak Kur’an’la ilk kez karşı karşıya gelen kimselerin, onun emir ve deyişlerini nasıl anladıkları hakkında söylenenleri ihtiva eden tarihi rivayetlere büyük ağırlık verildi. Bu şartlar yerine getirildikten sonra insan aklının serbestçe faaliyet göstereceği bir saha açılmış oldu. İlk nesillerden rivayetlere dayanan geleneksel bir tefsir abidesi Taberî (ölm. 310/922)’nin geniş eserinde bir araya getirildi. Zamanla çeşitli itikadi mezhepler, fikir ve manevi cephesi olan muhtediler ortaya çıktıkça, birtakım tefsirler de kendini göstermeğe başladı. Nitekim Müslümanların ortaya atmak ve savunmak istedikleri herhangi bir görüşün Kur’an tefsiri şekline büründüğünü söylemek tamamıyla doğrudur.
Kur’an’ın dili ve üslubu da aynı şekilde Arap edebiyatının gelişmesi üzerinde son derecede güçlü bir etki icra etmiştir. Müslümanlar daha ilk zamanlarda Kur’an’ın edebiyat ve sanat bakımından ‘aşılamayacağı’ görüşünü geliştirmişlerdir, fakat Müslüman olmayan Arap için bile o, bugüne kadar ideal bir edebi eser olarak kalmıştır. Kur’an, Hz. Peygambere hasımları tarafından nispet edilen ‘şair’ adını şiddetle reddetmiş ve hiçbir zaman kendisine şiir denmesine izin vermemiştir. Bununla birlikte duyguların derinliklerine nüfuz edişi, ifadesinin kesinliği ve etkileyici ahengi bakımından Kur’an, en yüksek derecedeki şiirden daha aşağı bir düzeyde değildir. Nitekim Müslümanlar ‘tecvîd’ adı verilen özel bir kıraat (okuma) sanatı geliştirmişlerdir. Kur’an bu şekilde okunduğu (tilavet edildiği) zaman, Arapça bilmeyen birini bile mutlaka etkilemektedir. Şüphesiz tercümede onun sanat güzelliğini ve ihtişamını muhafaza etmek imkansızdır. Biz aşağıda farklı tarihlere ait olan üç parçayı okuyucuya, onun sanat bakımından mükemmelliğini iletmek için değil, muhtevasının aşama aşama uğradığı gelişmeleri göstermek için buraya alıyoruz. İlk Mekki surelerden birine ait olan ilk parça şöyledir:
“Rabbin, denemek için bir insanı yüceltip, ona nimet verdiği zaman, o, Rabbim beni şerefli kıldı, der. Ama onu sınamak için rızkını kıstığı zaman, Rabbim beni hakir gördü, der. Hayır, (bunun sebebi) yetime cömert davranmamanızdır; siz yoksulu doyurmak konusunda birbirinize özenmiyorsunuz.4 Size kalan mirası hak gözetmeden5 yiyorsunuz. Malı pek çok seviyorsunuz. Ama yer, öğütülüp parçalandığı zaman; melekler sıra sıra dizilip Rabbin gelince... “ (Fecr, LXXXIX, 15-22).
Aşağıdaki ayetler son Mekke devrine aittir:
“Namazda huşu içinde olan, boş sözlerden yüz çeviren, zekatlarını veren, eşleri ve cariyeleri dışında iffetlerini koruyan mü’minler saadete ermişlerdir. (Onlar, bunlardan ötürü yerilemezler). Fakat bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler; namazlarına riayet ederler, işte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan mirasçılardır” (Mü’mimûn, XXIII, 1-11).
Şu parça ise Medeni bir sureden alınmıştır:
“Bu, indirip, hükümlerini kesinleştirdiğimiz suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik. Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahi-ret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini konusunda o ikisine acımayın.6 Onların ceza görmesine, inananlardan bir topluluk ta şahit olsun. Zina eden erkek, ancak zina eden veya putperest bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadınla da, ancak zina eden veya putperest olan bir erkek evlenebilir. Bu müminlere yasak edilmiştir. İffetli kadınlara zina isnat edip de, sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin, işte onlar yoldan çıkmış kimselerdir. Ama bundan sonra, tövbe edip düzelenler bunun dışındadır” (Nûr, XXIV, 1-5).
Bu yazı Fazlurrahman’ın ‘İslam’ isimli eserinin 41-58. sayfalarından alıntılanmıştır.
1 İngilizce metinde “çok daha”
2 İngilizce metinde “ilke”
3 İngilizce metinde “Eğer onlar zorlanırlarsa, Allah bağışlayıcı ve merhamet edicidir.”
4 İngilizce metinde “(başkalarını) teşvik etmiyorsunuz”
5 İngilizce metinde “doymak bilmeden”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder